‘En zor vedam 11’imde terk ettiğim ve geride bıraktığım çocukluğumaydı’

featured

Keskin yüz hatları, kemerli burnu, uzun saçlarıyla ilginç bir havası var Selim Bayraktar’ın. Buluşmamızdan önce çevresindekilerin onu ‘yürüyen ansiklopedi’ diye tanımladığını öğreniyorum. Gerçekten de birden çok alanda 10 parmağında 10 marifet olanlardan. Spor, müzik, oyunculuk ve resim… Sert yüz hatlarının altında da çok duygusal bir adam ve duygusal bir hikâye gizli. Başlıyoruz sohbete…

‘En zor vedam 11’imde terk ettiğim ve geride bıraktığım çocukluğumaydı’

Zor günler geçirdik, geçiriyoruz. Sen de deprem bölgesindeydin. Hatay’a gittin. Orada neler yaşadın?

Kız arkadaşımın (Emel Karaköse) amcası, yengesi ve kuzeni vefat etti, babaannesi de enkaz altındaydı. Kaldığı binanın üzerine yandaki bina düşmüş. 90 yaşındaki kadın üç gün yatakta bekledi. Yollar kapalıydı, yardıma gelecek hiçbir araç, kimse yoktu. Üçüncü günün sonunda sanırım çevik kuvvetten birkaç kişi çıkardı ve hastaneye sevk edildi. Gerçekten bir can pazarı vardı.

Şu an durumu nasıl?

Geçen hafta böbrek yetmezliğinden vefat etti.

Başınız sağ olsun?

Hepimizin başı sağ olsun. Bir bakıyorsun, kime dokunsan Antakya, Adıyaman, Maraş ya da Antep’te bir tanıdığı var. Evinden barkından oldu insanlar, düşünsene. Çocuklarına “Aman yavrum, ayakkabılarını dışarıda çıkar” diyerek evine toz gelmesin diye sakınan insanların evleri paramparçaydı ve insanlar onun altındaydı. 

Senin hayatın da aslında çok zorlu geçmiş. Irak, Kerküklüsün. İran-Irak Savaşı’na şahit olmuşsun sanırım…

Evet, Kerkük’te doğdum 1975’te. Babam Yumurtalık Petrol Hattı’nın proje uzmanıydı. Tabii Kerkük’ü Türkiye’den ayırmamak gerek. Hâlâ orada çok fazla soydaşımız var. Aradaki bağ hiçbir zaman kopmadı. 1980’de de İran-Irak Savaşı başladı.

Buzdağının görünen kısmı

Çocukluğun boyunca nelere şahit oldun?

7yaşına kadar çok şahane bir çocukluktu, dışarıda gece yarılarına kadar oyunlar oynardık. Sonra savaş başladı. Ama bir çocuğun hayatından oyunu çıkartamıyorsun, başımızın üstünden füzeler geçerken bile biz aşağıda oyun oynuyorduk. Oyuncak bir tabancam vardı su fışkırtan mesela. Ama çocuklara oyuncak silah vermek hiç doğru değil çünkü o tabancalar sonra saçmalara dönüyor ve sonra da gerçek tüfeklere… Maalesef o dönemde bunu oradaki arkadaşlarımda deneyimlemek durumunda kaldım.

Bunlar psikolojini nasıl etkiledi?

Ağır ve zor bir çocukluktu. Mesela şehirlerarası bombardıman vardı; dışarıda oynuyoruz, üstümüzden bir gün uçak geçti, öğlen saatleriydi. O uçak Tahran’a bombardımana gidecekmiş. Bir baktık tekeri yanıyor. Birden depoyu boşalttı, içindeki pilotlar atladı. Biri elektrik tellerine takıldı, diğeri hayatını kaybetti. Sonra uçak evlerin üstüne düştü ve gözümüzün önünde içindeki silahlar, füzeler patlamaya başladı. Bir hafta elektrikler kesildi. Bunları şimdi kolay anlatabiliyorum sana ama o zaman o kadar kolay değildi.

Türkiye’ye ne zaman göç ettiniz?

11 yaşımdayken. Turgut Özal başbakanken “Soydaşlarımıza sınırları açıyoruz, orada çok ciddi baskı altındalar” demişti. O söylemden sonra gelebilenler geldi. Normal yolla gelenler de oldu, ama biz katırların üzerinde geldik ailece. Bu sırada malı mülkü çalınanlar, öldürülenler oldu çünkü seni kimin getirdiğini bilmiyorsun ki, sadece güvenmek zorunda kalıyorsun. Biz de güvenmek zorundaydık. Bize yolu gösteren adama güvendik ve
neyse ki geldik.

Ne kadar zor bir hayat… Yıllardır seni ekrandan izlerken sadece buzdağının üst kısmını görüyormuşuz…

İşte hayat bazen acıdan, bazen mutluluktan ibaret ama bizim meslek acıdan besleniyor. Geçmişte ne kadar deneyimin varsa, ne kadar yaşadıysan o kadar cebin dolu geliyorsun aslında. Yönetmen arkadaşlarımız “Bu sahnede şu duyguyu çıkarsana” dediklerinde, ne kadar çok duygun varsa, onu hemen kazı kazan gibi kazırsın ve çıkar. O yüzden bunları yaşadığım için mutluyum. Sekiz yıl Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalıştım. Doğu Anadolu Bölgesi’nde gitmediğimiz yer kalmadı.
Orada da ciddi zorluklar yaşadık. Çok misafirperverdi halkımız. Ama tabii coğrafyanın zorlukları var, o zorluklar hepimize çok ciddi zenginlik kattı.

‘En zor vedam 11’imde terk ettiğim ve geride bıraktığım çocukluğumaydı’

Palyaçoluk da yaptı

Kerkük’ten önce Eskişehir’e gidiyor, ardından Antalya’ya geçiyorsunuz. Orada yolda gördüğün bir oyunculuk ilanı kırılma noktan olmuş…

Aynen öyle. Aslında basketbol oynuyordum. İlanı görünce bir arkadaşımla karar verdik Muhammet Uzuner’in tiyatro atölyesine gitmeye. Uzuner “Sebat gösterirsen oyuncu olabilirsin” demişti. Gösterdim, ilk günden bugüne kadar… Ve o gün “Konservatuvara gideceğim” dedim, sınava girdim ve kazandım. 16 yaşımdaydım, hayatımı bunun üzerine kurdum.

O arada palyaçoluk da yapmışsın…

Aa, evet! Nereden duydun? Yaptım, Avrupa’nın en önemli sirk gruplarından birinde çalıştım, üniversite öncesi. “Selim şurada tek tekerlekli bisikletle üç top çevirir misin” desen, çeviririm. Çünkü yaptım bunu. Hâlâ da o döndürdüğüm topları taşırım yanımda.

Peki, seni oyunculuk konusunda bu kadar etkileyen neydi?

Benim tek derdim, söz söylemekti.

Bunca yıl ne söyledin izleyiciye?

Hedef vardığın nokta değil, gittiğin yolun kendisi. Bütün oynadığım hikâyelerin içinde de hep bu ana fikir vardı.

‘En zor vedam 11’imde terk ettiğim ve geride bıraktığım çocukluğumaydı’

Nurgül Yeşilçay, Selim Bayraktar ve Bennu Yıldırımlar (üstte, solda) gibi isimlerin rol aldığı ‘Veda Mektubu’ pazartesi günleri 20.00’de Kanal D’de.

Aşkta verdiğin emek kadar değer buluyorsun

‘Veda Mektubu’nda Ziya karakterinin ilk aşkını görüyoruz. Sen ilk aşkını hatırlıyor musun?

7 yaşındaydım, komşunun kızına duvara tırmanıp bakardım pencereye çıktı mı diye.

Hikâyede, farklı sınıflardan geldiği için yıllarca ayrı kalmış bir çift var. Aşk; dil, din, ırk, statü tanır mı?

Yok, asla, aşkta öyle bir sınırlama olmaz. Aşk bir davadır. Cefaysa şayet şahidin kazanırsın, yoksa davayı kaybedersin. Çünkü aşkta verdiğin emek kadar değer buluyorsun. Ne kadar çok emek varsa o sevgiden vazgeçemez hale geliyorsun.

Ziya istemediği bir evlilik yapmış. Sen yapar mıydın?

Hayır, 100 yıl sonra burada olmayacağız, düşünsene, yani niye böyle bir şey yapayım ki?

Senin de altı yıllık bir birlikteliğin var. Evlilik teklifi ettin mi?

Evet, geçen yaz ettim. Teknedeydik, sürpriz olsun istedim; yüzüğü kutusuyla denize bir şekilde sakladım diyelim. Suya atladım, denizin dibinden yüzüğü çıkardım, 4 metre falandı derinlik. Kutusu gitti, yüzüğü zor kurtardık (gülüyor).

Çocuk sahibi olmak istiyor musun?

Başkasına acı çektirmek istemiyorum diye bakıyorum olaya. Zor bir dünya, zaten çoğaldık, insan sayısı 10 milyara doğru gidiyor. Yakında kutuların içinde yaşayacağız Çin’deki gibi. Yani bir insan daha dünyaya getirmek ne kadar doğru falan diye düşünüyorum.

‘En zor vedam 11’imde terk ettiğim ve geride bıraktığım çocukluğumaydı’

Çocukluk arkadaşlarımın çoğu öldü, doğduğum evi iki valizle bıraktım

‘Veda Mektubu’nda canlandırdığın Ziya karakteri, gençken sevdiği kadından bir veda mektubuyla ayrılıyor. Sen hiç böyle bir mektup yazdın mı?

Yazdım tabii.

Kaç yaşındaydın?

Çok uzun zaman geçmedi, eski eşimden ayrıldıktan sonra Instagram’da bir postun altına yazdım. Zaten artık mektup kalmadı (gülüyor).

Hayattaki en zor vedan ne oldu şimdiye kadar?

11 yaşında terk ettiğim, yeni bir hayata başladığım ve geride bıraktığım çocukluğumaydı. Onun resmini de yaptım.

Savaştan kaçtığınız dönemden mi bahsediyorsun?

Evet, çünkü gerçekten başka bir hayat, başka arkadaşlar… Zaten çocukluk arkadaşlarımın çoğu öldü. Yaşadığım, doğduğum evi, hiçbir şey almadan, iki tane valizle bıraktım.

Nasıl bir resim çizdin?

Resimde tek başıma duruyorum, güneş yüzüme vuruyor ve inanılmaz sıcak bir hava, Antalya’dayım… Bunu
bire bir yaşadım. Hiç kimseyi tanımıyorum, tek başımayım. Babam “Çıksana oğlum dışarıya” dedi, bir çıktım, 50 derece sıcak. Yoldan araba bile geçmiyor. 10 dakika öyle kalakaldım ve ağladım. Yol, ben ve güneş. Antalya’daki ilk günümdü. Ve yapayalnızdım…

‘En zor vedam 11’imde terk ettiğim ve geride bıraktığım çocukluğumaydı’

Selim Bayraktar kendi yaptığı bu resmi şöyle anlatıyor: “Yol, ben ve güneş. Antalya’daki ilk günümdü. Ve yapayalnızdım…”

‘Gerçekten hadım mısınız’ diye sordu

Bugüne kadar birçok yapımda rol aldın ama biz seni ‘Muhteşem Yüzyıl’daki Sümbül Ağa karakteriyle tanıdık. Televizyonda görmeye çok alışık olmadığımız bir karakterdi canlandırdığın, hadımdı…

Bir hadımı nasıl oynarım asla demedim. Rol geldi, hemen kabul ettim. Daha önce de tiyatroda 180 kez Arap Bacı oynamıştım. O yüzden Sümbül Ağa’ya hazır olarak geldim. Oyunun içine koyduğum o replikler, doğaçlama sözlerin hepsi hazırdı.

Bizler izlediğimiz karakterle oyuncu arasında güçlü bir bağ kuruyoruz. Seyirciden nasıl tepkiler alıyordun?

Bir sürü şey yaşadım. Mesela bir uçak yolculuğunda kabin amiri gelip “Gerçekten hadım mısınız” diye bile sordu.

O zaman 33 yaşındaydın. Hiç şöhreti yakalamak için geç kaldığını düşündün mü?

Hiç öyle düşüncelerim olmadı, hiç umurumda da olmadı gerçekten.

‘Veda Mektubu’nda günümüzde geçen bir hikâyeyi anlatıyorsun. Oysa yıllarca seni tarihi dizilerde izledik. Hiç ‘Ben de jön, yalının yakışıklısı olayım’ dediğin oldu mu?

Oyunculuğa hiç öyle yaklaşmadım ve zaten senin elinde de olmuyor bu.

KISA KISA…

Bir randevuda asla yapmam dediğin şey?

Telefonumla oynamam.

Bir kadında asla tahammül edemediğin şey?

Baskın olması, yani ben bilirim, sen bilmezsin, kenara çekil gibi şeyleri sevmem.

Çapkın mısın?

Emek verdiğim ilişkiyi daha çok seviyorum.

Seksi misin sevimli misin?

Sevimliyim. Kelebek gibi uçarım (gülüyor).

Sosyal medyada stalk’lar (gizli takip) mısın? En son kimi stalk’ladın?

Stalk’larım. Kılıçdaroğlu’nu stalk’ladım, sonra takip etmeye başladım.

Yapmaya başlayınca duramadığın bir şey söyle…

Üç top çevirmek.